Küresel iklim krizi, artık yalnızca çevre örgütlerinin gündeminde olan bir konu değil, günümüz dünyasının somut bir gerçeği ve geleceğimizin en büyük tehditlerinden biridir. Bu tehdidin bilincinde olan siyaset, güvenlik ve diploması aktörleri, her geçen gün daha fazla çaba göstermeye yöneliyor. Bu çabaların en büyük örneklerinden biri olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP), bu yıl 10-21 Kasım tarihleri arasında Brezilya'nın Belem kentinde düzenlenecek. Ancak ismi COP30 olan bu zirve, şimdiden büyük beklentileri ve çelişkileri bir arada barındırıyor.
Konferansın, Amazon yağmur ormanlarına yakın bir konumda bulunan Belem'de gerçekleştirilmesi sembolik bir önem taşıyor. Zirvenin ana temalarından biri "Amazon ormanlarının korunması ve iklim adaleti" olarak belirlenmişken, Brezilyahükumetinin aldığı kararlar bu temayla tamamen zıt bir görüntü sergiliyor. Hükumet, konferansa ulaşım sağlamak amacıyla yoğun ormanlık bölgede dört şeritli ve 13 kilometre uzunluğunda bir otoyol inşa ediyor. Bu inşaatın yol açtığı tahribat ise uydu görüntülerine yansımış durumda.
Bu durum, Brezilya'nın çevre politikalarındaki karmaşık geçmişini akıllara getiriyor. Önceki başkan Jair Bolsonaro döneminde Brezilya, Amazon havzasını tahrip ederek yağmur ormanlarını tarım ve altyapı çalışmalarına açtığı için sivil toplum kuruluşlarının ve çevre savunucularının hedefindeydi. Ocak 2023'te yönetime gelen Lula da Silva ise gelir eşitsizliğiyle mücadele ve Amazon ormanlarını koruma vaatleriyle tanınıyordu. Her ne kadar Lula da Silva'nın başkanlığı döneminde orman tahribatının azaldığı belirtilse de, uydu görüntüleri ve güncel veriler tahribatın tamamen durmadığını gösteriyor.
Belem'deki bu çelişkili durum, aslında küresel iklim diplomasisinin ne kadar kırılgan ve pamuk ipliğine bağlı olduğunun bir yansıması. Dünyanın en büyük aktörleri de benzer ikilemlerle karşı karşıya; Donald Trump'ın yeniden seçilmesiyle ABD'nin Paris İklim Anlaşması'ndan ikinci kez çekilmesi, küresel işbirliğini azaltan ve kömür ve petrol gibi fosil yakıtları teşvik eden bir politikayı yeniden gündeme getirdi. Bu konuda en ileri adımları atan AB dahi 2040 için belirlediği %90 karbon azaltımı ve 2050'de Karbon Nötr gibi hedefleri konusunda kendi içinde ayrışmalar yaşamakta. Özellikle Almanya ve Fransa gibi sanayi ülkelerinde zorunlu karbon ve çevre hedefleri bazı şirketlerin ülkeden çıkmasına neden olmakta ve bu da ülkelerin ekonomik kaygıları doğrultusunda hedeflerin ertlenmesi gibi konuları gündeme getirmekte. COP28'de liderlik rolünü üstlenen ülkelerden biri olan Çin ise tek başına %35 emisyonla dünyanın en büyük karbon salıcısıyken aynı zamanda en büyük elektrikli araç üreticisi olarak hala kömür gibi yakıtları kullanmaya devam ediyor. Bu üküresel tutarsızlıkların en ağır bedelini ise iklim krizine en az zararı veren Afrika kıtası ödemekte. Afrika; suve gıda kıtlığı, göç krizleri gibi sorunları her fırsatta konferanslarda "İklim Adaleti" başlığında talep ediyor.
İklim değişikliğinin etkileri sadece diplomatik masalarda veya çevre raporlarında kalmıyor, insan hayatını doğrudan, acı ve hızlı bir şekilde etkiliyor. Yalnızca bu yaz, artan aşırı sıcaklar nedeniyle Avrupa'da 16.500 insan hayatını kaybetti. Aşırı sıcaklar; kalp, böbrek ve solunum yolu hastalıklarını tetşkleyerek özelllikle yaşlılar ve kırılgan gruplar için ölümcül sonuçlar doğuruyor.
Nihayetinde, "İklim Adaleti" çağrısıyla yapılacak bir konferans için ağaçların kesilip yol yapılması, bu ikiyüzlü politikanın en somut örneklerinden biridir. Sonuç her ne kadar diplomasinin yavaş ilerlediği masalardan çıkacak olsa da asıl çözüm gençlerin, sivil toplumun, STK'ların baskısı ve ortak iradesinde yattığı açıktır. Çünkü İstanbul, Paris, Beldem ya da New York sona geldiğimizde her taş aynı kutuya konacak...Hepimiz aynı gezegenin kaderini paylaşacağız. Umutların yeşerdiği bir dünyada görüşmek üzere….