İspanyol ve Portekizlilerin başlattığı, sonrasında dümeni İngiliz ve Fransızlara bıraktığı sömürgecilik anlayışı; en basit haliyle Batılı ülkelerin kendilerinden daha az gelişmiş coğrafyalardaki insanların kaynaklarına silah zoruyla el koymasıdır. Fakat 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren dünyanın süper gücü olan ABD, egemen bir ülkeyi sömürmek için topla tüfekle saldırıp kaynaklarını ele geçirmeyi çok zahmetli bulmuştu. Yer altından çıkan değerli kaynağı direkt kontrol etmek yerine, kaynağın uluslararası piyasalarda satıldığı parayı kontrol etmek daha az zahmetliydi. Bu yüzden ABD, Petro-dolar sistemi olarak adlandırdığımız yeni nesil bir sömürü düzeni kurdu.
1944 yılında 44 ülkenin katılımı ile ABD, Bretton Woods sistemini kurdu. Bu sistemin temel mantığına göre ülkeler ABD'ye altınlarını götürecek ve ABD de bunun karşılığında onlara dolar verecekti. Ülkeler istedikleri zaman ellerindeki dolarları götürüp altınlarını geri alabileceklerdi. Kısacası altın dolara endekslenmiş olacaktı. Bu sayede ABD hükümetinin istediği zaman para basarak doların değerinin düşmesinin önüne geçeceği düşünülüyordu.
Sistemin ilk bakışta fena gözükmemesi bir yana, devletlerin bu sistemi kabul etmeme gibi bir şansı olduğu da pek söylenemez Yani üretim yapmak amacıyla ihtiyacınız olan petrolü satın almak için Amerikan darphanelerinin bastığı o yeşil kâğıda muhtaçsınız. ABD'nin de istediği tam olarak bu. Peki, bu sistem ABD için nasıl çalışıyor?
Üç ülkeli bir ticaret düşünelim: ABD, Japonya ve Suudi Arabistan. Suudiler yer altından çıkan petrolü Japonlara dolar ile satıyor. Japonlar da bu petrol ile Toyota araba üretiyorlar ve bu arabaları Suudilere olan dolar borçlarını ödemek için Amerikalılara satıyorlar. Bu ticaretin sonunda Suudilerin elinde petrol satışından elde ettikleri dolar, Japonların elinde ise otomobil satışından elde ettikleri kâr kalıyor. Amerikalıların cari dengelerinde ise açık oluşuyor. Ardından ABD, cari açığını kapatmak için borç istediğini ve bu borç karşılığında yıllık faiz ödemesi yapacağını beyan eden bir kâğıdı (tahvil) satışa sunduğunu açıklıyor. Suudiler de ellerinde biriken fazla doları enflasyon karşısında değer kaybına uğramaması için bu tahvillere yönlendiriyor.
Dolar yolculuğuna başladığı ülkeye geri dönüyor, devletler petrol satın almak için yeniden ABD'nin elinde bulundurduğu dolara bağımlı hale geliyor. ABD'den bu doları almak için yoğun bir şekilde ABD'ye ürün satmaya çalışıyorlar. ABD de Suudi Arabistan'dan aldığı borçla bu ürünleri alıyor. Dolayısıyla ABD hiçbir zaman sahip olmadığı petrolün parası ile istediği gibi ticaret yapabiliyor. Sistemin ABD için bir diğer avantajıysa dolara olan bu inanılmaz talep sayesinde ne kadar para basarsa bassın enflasyonun artmıyor oluşu. Bu sayede ABD istediği gibi dolar basıp harcayabilme gücüne sahip olmuş oluyor.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında harap olmuş Avrupa'nın geri kalkınabilmesi için ABD'den ürün almak dışında başka bir şansı yoktu. Bu durum devletleri ABD'nin kurduğu düzene katılmaktan başka çare bırakmıyordu.
Yıllar geçtikçe zaman ABD için terse akmaya başladı. Savaş sonrası toparlanan ülkeler üretim kapasitelerini arttırdılar. ABD'nin dünya düzeyindeki ekonomik payı zamanla azalmaya başladı; üstüne Sovyetlerle uzay yarışı, Vietnam Savaşı derken ABD bütçe açığı vermeye başladı. Bu açığı kapatmanın tek yolu da dolar basmaktı, yani anlaşmadan cayarak karşılıksız dolar basmaya başlamaktı. Öyle de oldu. ABD, anlaşmayı feshettiği açıklamasından yıllar önce karşılıksız dolar basmaya başlamıştı. Ticari dengelerdeki eşitsizliği gören devletler bir şeylerin ters gittiğini anladı ve anlaşmada vaat edilen "dolarlarınızı geri getirirseniz bize verdiğiniz altını geri veririz" diyen ABD'ye güvenerek gemilerle dolarları yollayarak altınlarını geri almaya başladılar. Altın rezervinin hızla eridiğini gören ABD, 15 Ağustos 1971 yılında doların altına çevrilmesini askıya aldığını açıkladı.
ABD bir kere tüm dünyanın kullandığı parayı basma yetkisine sahip olmuştu. Bu avantajlı konumu kaybetmek istemiyordu. Bir şekilde dolar küresel para birimi olma statüsünü korumalıydı. Bir yandan da karşılıksız dolar bastığında oluşacak enflasyonu engellemek için dolara talep oluşturmalıydı. Sonuç olarak tüm dünyayı dolara mahkûm eden petro-dolar sistemini kurdu.
Sistemin temel mantığı çok basitti: Dünyadaki petrolün sahibi olabilirsiniz, istediğiniz ülkeye de satabilirsiniz; tek koşul satışın dolar üzerinden yapılmasıydı.
Peki ya Suudi Arabistan neden kendi ürettiği petrolü kendi para birimi ile ya da sattıkları ülkenin para birimleri ile satmıyor? Aslına bakarsanız bu daha önce denendi. Saddam Hüseyin 2000 yılında artık Irak petrolünün dolarla değil, euro ile satılacağını açıkladı. 2003 yılında ABD, Irak'ın kitle imha silahları bulunduğu iddiasıyla Irak'ı işgal etti. İşgalden 2 ay sonra Irak petrolü euro yerine tekrar dolara endekslendi. 9 yıl aranın ardından Libya Başkanı Muammer Kaddafi, petrol ticaretini uluslararası paralardan arındırıp altına endeksli bir para birimi olan Altın Dinar ile satılması projesini sundu. Kısa bir süre sonra Arap Baharı süreciyle başlayan protestolar NATO müdahalesine dönüştü. Kaddafi devrildi, Altın Dinar projesi tarihe karıştı.
2017 yılında Venezuela Devlet başkanı Nicolas Maduro, petrolü artık dolarla fiyatlandırmayacaklarını, bunun yerine euro ve Rus rublesi kullanacaklarını açıkladı. Ardından ABD, Venezuela'nın petrol şirketi PDVSA'ya tam ambargo uyguladı. Bunun yanı sıra ABD, son olarak Venezuela Devlet başkanı Nicolas Maduro'yu askeri bir operasyonla kaçırdı. Ortadoğu'da 2008 yılında sistemi delmeye çalışan İran, Kish Adası'nda kendi petrol borsasını açtı ve petrolü Euro, Yen ve yerel para birimleriyle satmaya başladı. Ayrıca Çin ile yapılan ticarette Yuan kullanımına geçti. Ardından ABD, İran'ı SWIFT sisteminden çıkartarak petrol gelirini sisteme sokmasını engellemeye çalıştı. Günümüzde ise İran nükleer bomba çalışmaları sebep gösterilerek ABD-İsrail ortaklığı tarafından vuruluyor.
ABD'nin geçmişteki uygulamalarına bakıldığında yönetimde hangi parti olursa olsun, petro-dolar sistemini zorlayan ülkelere karşı sert ekonomik ve siyasi yaptırımlar uyguladığı görülüyor. Petro-dolar sisteminin ne ölçüde sürdürülebileceği ve gelecekte hangi ülkelerin benzer baskılarla karşılaşabileceği ise belirsizliğini korumaya devam ediyor. Bu soruların cevapları ise zaman içinde ortaya çıkacaktır.