İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde iki kutuplu dünyanın tablosu ortaya çıkmıştı. Dünyanın önemli bir bölümünün sosyalist yönetimler altına girmesiyle batılı müttefikler karşısında yükselen Sovyetler Birliği'ne karşı harekete geçmek zorundaydı. ABD, savaş sonrasında ortaya koyduğu Bretton-Woods sistemiyle batının ekonomik düzenin kendi kuralları etrafında şekillendirmeye başlamıştı. Bu sistemle ABD dolarının uluslararası alanda geçerliliğinin ve tüm para birimlerinin karşısında kurduğu hegemonyanın temelleri atılmıştı. Aynı zamanda bunun devamlılığını sağlayabilmek için de Uluslararası Para Fonu (IMF) kurulmuştu. Bretton-Woods sistemiyle ekonomik anlamda hegemonya kuran ABD, bunu yalnızca bankada bırakmak yerine askeri sisteme taşımak ve kurduğu hegemonyayı üretebileceği her alana taşımak istemişti. Doların uluslararası alanda belirleyici olması ve karşıda yükselen Sovyetler Birliği tehdidine karşı uluslararası bir blok oluşturmak elzemdi.

Bu sebeplerle 4 Nisan 1949'da imzalanan Kuzey Atlantik Antlaşması ile ABD'nin başını çektiği NATO kuruldu. Soğuk savaş döneminde batı savunmasının bel kemiği olan NATO'nun işlevi ise yalnızca savunma değildi. Aynı zamanda batılı ülkeler içerisindeki toplumsal muhalefeti ve yükselen işçi sınıfı hareketlerini kontrol altına alma işlevi de görüyordu. Bu işlev Sovyetler Birliği'nin çözülmesiyle birlikte daha görünür hale geldi. Artık ortada iki kutuplu bir dünya yoktu ve kapitalist sistem hakimiyetini sağlamıştı. Ama buna rağmen ittifak dağılmak yerine genişleyerek varlık nedenini yeniden tanımladı.

1990'lar sonrası NATO, müdahalelerini coğrafi sınırlarını aşacak şekilde genişletti. Farklı ülkelere "kriz yönetimi", "terörle mücadele", "insani müdahale" gibi başlıklar altında müdahalelerde bulunmasıyla NATO, bu müdahaleleri yeni güç ilişkilerini kurmanın aracı haline getirdi. Böylece NATO, yalnızca üye ülkelerini koruyan bir savunma örgütü olmaktan ziyade küresel ölçekte hareke edebilen bir askeri-siyasi mekanizma haline geldi.

18 Şubat 1952'de Kore Savaşı'na asker göndermesiyle birlikte NATO üyesi olan Türkiye'nin bu bileşim içerisindeki rolü ise kritik hale geldi. Jeopolitik konumu gereği Avrupa ve Orta Doğu arasında bir geçiş hattı oluşturan Türkiye, zamanla yalnızca kendi güvenliğini garanti altına alan bir üye değil, aynı zamanda NATO'nun bölgesel hareket kabiliyetin artıran bir unsur olarak öne çıktı. Kürecik, İncirlik gibi NATO üsleri, radar sistemleri ve güçlendirilen savaş sanayiiyle bölgesel operasyonlara verilen destekler, bu konumun somut göstergeler oldu. Bu durum Türkiye'nin yalnızca askeri alanda değil dış politika ve ekonomik denklemler içerisinde de yönünü belirleyerek kritik bir parça haline getirdi.

Son dönemde ABD-İran arasında tırmanan gerilim, bu denklemi yenide görünür kıldı. Bölgedeki askeri hareketlilik yalnızca iki ülke arasında olmaktan çıkarak daha geniş bir ittifaklar sisteminin parçası olarak şekillendi. Türkiye'nin bu süreçteki pozisyonu ise çoğu zaman doğrudan ifade edilmese de, altyapı, üsler ve diplomatik denge politikaları üzerinden okunabilir hale geldi. Bu da ülkenin, zaman zaman kendi sınırlarının ötesinde belirlenen çatışmaların da parçası olarak hareket ettiğini gösterdi. 7-8 Temmuz'da Ankara'da gerçekleşecek olan NATO zirvesi ise bunun en önemli örneklerinden biri.

ABD'nin tüm dünyada sürdürdüğü sınır ötesi operasyonlarla hegemonyasını dışarıya doğru daha fazla genişletmek istemesiyle bazı NATO ülkelerinden destek görmüyor olması da NATO içerisinde yapısal krizleri derinleştirdi. ABD'nin İsrail ile sürdürdüğü ittifak ile birlikte NATO'dan çıkacağı söylemlerine kadar, içerisinde bulunduğu birlikleri tüm dünyada bir tekel haline gelmek uğruna verdiği savaşın bir aşaması olarak kullandığını da gözler önüne serdi.

Bugün gelinen noktada NATO'nun rolü, kuruluş yıllarındaki çerçevenin de ötesine geçmiş durumda. Resmi söylemlerde "güvenlik", "istikrar" vurguları öne çıkarken, pratikte hareket alanı ve müdahale biçimleri bakımından savaşları bitirmek yerine önünü açar pozisyonda kalıyor. Türkiye'nin bu yapı içerisindeki yeri ise yalnızca askeri değil; aynı zamanda politik, ekonomik ve toplumsal boyutlarıyla da değerlendirilmesi gereken bir başlık olarak önemini koruyor.