Bir roman okurken, evde veya bir konserde en sevdiğiniz şarkıyı dinlerken, bir tiyatro oyununu ya da filmi izlerken, belki de gezdiğiniz bir müze veya resim sergisindeyken, hatta bir caddeyi turlarken sizi zaman ve mekândan koparan, tarifsiz duygulara sürükleyen o anların tümünün aslında sanatın özünden geldiğini hiç düşündünüz mü? Gelin birlikte düşünelim.

Sanatın hayatımıza sayısız katkıları vardır. Faydalarından bahsedecek olursak, sanat bizi hayatın tekdüzeliğinden uzaklaştırır, ağır baskısını üzerimizden atarken ve gerçeklikten uzaklaşırken yardımcı olur, hayatımıza renk katar, onu çeşitlendirir. Yani, yaşamla baş edebilmemizi sağlar. Vincent van Gogh "Sanat hayatın kırdığı insanları teselli eder," demiştir. Mesela, izlediğimiz filmde, tiyatroda ya da okuduğumuz bir romanda bazen hiç tanışmadığımız kişilerle tanışır, onlarla empati kurar ve hayatlarına dahil ederiz kendimizi. Karakteri, mekânı, hikâyeyi içselleştiririz, kendimizden bir parça buluruz.

Hayal gücümüzü sınayan ve bizi daha da insan kılan sanatı tanımlamak oldukça zordur. Yine de tanımlamaya çalışalım. Sanat, görsel, işitsel veya dilsel öğelerden faydalanabilen bir sanatçının özgün halde ve estetik bir şekilde kendi üslubunu ve perspektifini yansıttığı, hayal gücünden, duygularından, çevresinden veya kendi benliğinden aldığı çağrışımları kullandığı öz yaratım olarak tanımlanabilir. Bu sırada sanat ve zanaatın farkından da bahsetmeyi gerekli görüyorum.

Geçmişteki farklı uygarlıklardan bize miras kalan anıtlar/heykeller ve daha birçok eser bize kültürün, devlet otoritesinin, kutsal tanrıların imgeleştirildiğini, bu sayede de eserlerin ebedi kılınmaya çalışıldığını gösterir. Mevzubahis eski yapıtlar zanaatçılar tarafından belirli ölçütlere, kurallara ve ahlaki normlara göre yapılmıştır. Yapılma amaçları önceden belirlenmiştir, özgünlükten uzaktırlar ve eserler üzerinde sanatçının aidiyeti ya da iradesi yoktur. Zanaatçılar bir nevi kendilerine verilen görevi uygulamışlardır. Sanatçı ise sanatını icra ederken kendisini özneleştirir, özgündür, estetik kaygı güdebilir, amacını kendi belirler. Sanatçı içsel motivasyonuyla oluşturduğu eserini yaparken özgür bir şekilde hareket etmiştir. Sanatçı ile zanaatçı arasındaki farkın belirginleşmesi Rönesans ile başlamış, Avrupa'da yaşanan politik ve sosyal gelişmelerin, kilise kurumunun zayıflamasının etkileriyle beraberinde 17-18. yüzyılda başlayan Aydınlanma Çağı ile görülür.

Sanatın ilerleyen süreçte nasıl bir değişim geçirdiği ve şekillendiği, günümüzdeki kapsamını anlamlandırmak için Neoklasisizm, Romantizm, Realizm, Empresyonizm gibi sanat akımlarını bilmemiz gerekir ki bunun için de derinlikli bir sanat tarihi okuması yapmak faydalı olacaktır.

Sonuca gelecek olursak: eğer kendimizi ve çevremizi sanattan uzak tutarsak, kendimize kötülük yapmış oluruz. Sanatla kalın, sanatsız kalmayın. Sanatın hayatınızdan hiçbir zaman eksik olmaması dileğiyle…