Kadın olmak çoğu zaman dünyaya eşit bir yerden başlamak değildir; aksine daha çocukken çizilmiş görünmez sınırların içine doğmaktır. Kız çocuklarına ilk yaşlarından itibaren öğretilenlerden biri özgürlük değil temkin olur. Erken yaşlardan itibaren nasıl oturacağı, nasıl güleceği, nasıl konuşacağı öğretilir. Kahkahasının yüksekliği, saçının uzunluğu, giydiği kıyafet renkleri bile denetlenir. Sokakta nasıl yürümesi gerektiği, kimlerle konuşmaması gerektiği tembihlenir. Daha küçük yaşta güvenlik bir hak olarak değil, dikkat edilmesi gereken kişisel bir sorumluluk gibi sunulur. Yaş ilerledikçe ev içerisindeki bakım ve düzen görevleri de omuzlarına yüklenir. Duyguları ya küçümsenir ya da bastırılır; tepki verdiğinde "abartıyorsun", sustuğunda "çok sessizsin" denir. Başarıları dahi gölgelenir, çalışkanlık beklenir ama başarıları şans ya da tesadüf olarak görülür.

Kamusal alanlar hiçbir zaman tam anlamıyla güvenli değildir. Sokakta yürürken hızlı adımlar, arkaya dönüp bakma ihtiyacı, anahtarı elde tutma refleksi ve daha nicesi. Taciz, bakışlar, sözlü müdahaleler neredeyse sıradanlaşmıştır. Dünyanın sana ait olmadığını, sana ayrılan alanın sınırlı olduğunu hissedersin. Sokaklar herkesindir ama senin için saatleri vardır. Eve varınca alınan o derin nefes, "bugün de bir şey olmadı" düşüncesi, aslında güvenliğin bir lütuf gibi yaşandığını gösterir.

Oysa güvenlik bir şans değil, en temel haktır. Bir kadının "sorunsuz" geçirdiği gün olağan değil, kazanılmış bir gündür.

Bunları göz önünde bulundurarak güvenlik kavramını yeniden düşünmek gerekir. Günümüz dünyasında güvenlik çoğu zaman askerî güç, sınırlar ve silahlar üzerinden tanımlanıyor. Devletler ordularını güçlendirdikçe daha güvende olduklarını varsayıyor. Ancak kadınların deneyimi bize başka bir gerçeği gösteriyor: Asıl güvenlik tanklarla değil, haklarla sağlanır. Bir ülke askerî olarak güçlü olabilir; ancak kadınlar gece tek başına yürüyemiyorsa, şiddet gördüğünde korunamıyorsa ya da ekonomik bağımsızlığa ulaşamadığı için hayatı hakkında karar veremiyorsa o toplum gerçekten güvenli değildir. Eğitimden koparılan kız çocukları, erken yaşta evlilikler, iş hayatında karşılaşılan eşitsizlikler ve cezasız kalan şiddet vakaları, güvenliğin aslında ne kadar kırılgan olduğunu gösterir. Güvenlik, silahların gölgesinde değil; adaletin, eşitliğin ve insan haklarının varlığında inşa edilir. Kadınların korkmadan gülebildiği, gece saatine bakmadan sokakta yürüyebildiği, "hayır" dediğinde açıklama yapmak zorunda kalmadığı bir dünya gerçek güvenliğin ölçüsüdür. Çünkü bir toplumun güvenliği, en kırılgan bireylerinin ne kadar korunduğuyla anlaşılır. Kadınların kendini güvende hissetmediği hiçbir yer gerçekten güvenli değildir.