Dünya nüfusu, 2026 Ocak ayı itibarıyla 8,2 milyar oldu ve artmaya devam ediyor. Projeksiyonlara göre önümüzdeki 10 yıl içinde küresel nüfusun 8,6 milyara ulaşması beklenirken dünyanın pek çok ülkesindeki doğum oranları, bu genel artışın aksine bambaşka bir tablo sergiliyor. Normal şartlarda bir toplumun nüfus yapısını koruyabilmesi için kadın başına 2,1 doğum oranına ihtiyaç duyulurken bugün gelişmiş ekonomilerin çoğunda bu oran 1,5'in, hatta bazı ülkelerde kritik eşik olan 1'in altına gerilemiş durumda.

İlk bakışta nüfus artış hızının yavaşlaması ve "pastadan düşen payın" artması bir refah artışına sebep olacak gibi görünse de verilerin işaret ettiği bu sert düşüş; ekonomiler için büyük bir tehdit olan genç nüfusun ve buna bağlı dinamizmin kaybıyla sonuçlanmakta.

Bu kaybı telafi etmek adına Güney Kore ve Japonya gibi teknoloji devi ülkeler, azalan insan gücünü endüstriyel robotlarla ikame etmeye çalışıyor. Ancak veriler, bu ülkelerdeki yüksek otomasyon oranlarına rağmen iş gücü açığının ve ekonomik yavaşlamanın robotlar ile tamamen telafi edilemediğini gösteriyor.

Türkiye gibi sanayisi hâlâ yoğun insan gücüne dayalı ve sermaye birikimi sınırlı ülkeler için ise "robotların insanların yerini alması" senaryosu, demografik krizin hızına yetişmekten oldukça uzak. TÜİK verilerine göre Türkiye'de 2024 yılında doğurganlık hızının 1,48 seviyelerine gerilemesi, karşılaşacağımız iş gücü açığının ne denli yakın bir tehdit olduğunu gözler önüne seriyor.

İş gücü açığını kapatamayan ülkelerin mecburen yöneldiği bir diğer yol ise dış göç almak. İngiltere, Brexit ile sınırlarını kontrol altına almak istemiş olsa da bugün Ulusal Sağlık Sistemi'nde (NHS) oluşan 100 bini aşkın personel açığını kapatmak için rekor sayıda çalışma vizesi vermek zorunda kalıyor. Benzer şekilde Fransa, emeklilik sistemini finanse edecek yeterli genç çalışan bulamadığı için emeklilik yaşını 64'e çıkarmak zorunda kaldı; bu karar ise ülke genelinde geniş çaplı protestolara sebep oldu.

İş gücü açığını göçle kapatmaya çalışmak, aynı zamanda bu ülkelerde sosyal dokuyu zorlayan ve aşırı sağ siyaseti besleyen bir kısır döngü yaratmış durumda. Türkiye özelinde ise azalan genç nüfusun sosyal güvenlik sistemi üzerinde yarattığı baskı ve EYT (Emeklilikte Yaşa Takılanlar) gibi düzenlemelerin bütçe sürdürülebilirliğine etkileri, ekonomi çevrelerinde endişeyle tartışılan bir diğer başlık. Sonuç olarak nüfusun yaşlanması ve beraberinde iş gücünün kaybı; önümüzdeki yıllarda mevcut ekonomik büyüme modellerinin ve uzun vadeli demografik planların köklü bir şekilde gözden geçirilmesine neden olacak gibi görünüyor.