Son yıllarda dünya, ardı ardına patlak veren krizlerden çok bu krizlerin kalıcılaşmasıyla ön planda. Savaşlar, darbeler, kırılgan rejimler ve derinleşen ekonomik çöküşler farklı coğrafyalarda, farklı bağlamlar içinde ortaya çıkıyor, ancak bu coğrafyalarda yaşayan halkların deneyimi giderek birbirine benziyor. Belirsizlik istisnai bir durum olmaktan çıkıp gündelik hayatın rutini haline geliyor, artık daha kısa süreli gelecek planları yapılıyor veya plan yapmak askıya alınıyor. Normale dönme beklentisi, yerini kriz içinde yaşamayı öğrenmeye bırakıyor.

Siyasetten duygusal olarak uzaklaşma, mizah, ironi ve kimi zaman ortaya çıkan ve apolitiklikle karıştırılabilecek umursamazlık hali birer çıkış yolu olmayı bırakıyor, gündelik hayata tutunma biçimi olarak işliyor. İran'da protestolar; Ukrayna, Filistin ve Suriye'de ise savaşın yıkıcı etkileri hala devam ediyor. Latin Amerika'da karteller ve paramiliter yapıların sokakları kontrol altında tutumu, Afrika'nın bazı bölgelerinde ise siyasi istikrarsızlık hüküm sürüyor. Buna rağmen düğünlerin yapılması, yetişkinlerin işe, çocukların okula gitmesi ve küçük işletmelerin her sabah kepenk açması, toplumun hayatın tüm zorluklarına karşı direndiğinin en somut göstergeleri olarak karşımıza çıkıyor.

Ancak olağanüstü olanın olağanlaştırılması bedelsiz değil. Krizle birlikte yaşamayı öğrenmek, aynı zamanda onun yarattığı şiddet ve kayıplarla sürekli temas halinde olmak anlamına geliyor. Bu temas devam ettikçe oluşturduğu travma tekil ve kısa zamanlı bir olay olmaktan çıkıyor, gündelik hayatın arka planına yerleşen kalıcı bir duruma dönüşüyor. Kayıplar sayılara indirgeniyor, toplumsal duygusal eşik giderek yükseliyor. Duyarsızlaşma hali sayabileceğimiz bu şey, bireylerin ve toplumların varlıklarını sürdürebilmek için geliştirdiği bir psikolojik savunma biçimi olarak ortaya çıkıyor.

Bu dönüşüm, kolektif hafızayı da köklü bir biçimde değiştiriyor. Geçmişte toplumlar yaşanılan krizlerin kırılma noktalarını hatırlayıp, başlangıç ve bitişlerini akılda tutabiliyordu. Bugün ise yaşanılan krizler üst üste biniyor, birbirinin içine geçiyor, ayırt edilemez hale geliyor ve böylece hafıza parçalanıyor. Bu nedenle "bir daha asla" gibi yapıcı toplumsal sözler yerlerini daha edilgen bir kabullenişe bırakıyor: Zaten hep böyleydi.

Kriz, geçmişten hatırlanan bir olağanüstü durum olmaktan çıkıp normal kabul edilen bir geçmiş ve bugün anlatısına dönüşüyor. Bu durum ise beraberinde krizle yönetilen toplumlar ortaya çıkarıyor. Krizler sona ermedikçe, iktidarlar olağanüstü yetkileri geçici önlemler olarak değil, kalıcı yönetim araçları olarak kullanmaya başlıyor. Bu koşullarda siyaset, umut ve dönüşümden çok krizi yönetilebilir kılmayı hedefliyor ve halk giderek güvenlik ya da daha kötüsünün olmaması gibi daha düşük beklentilere razı oluyor.

Böylece toplum tamamen yıkılmıyor ama donuklaşıyor, itiraz kapasitesi giderek azalıyor ve kriz hali kalıcı bir yönetişim biçimine dönüşüyor.