Donald Trump, 2020 seçimlerini Joe Biden'a kaybettikten sonra muhalefet yıllarını tek bir ana tez üzerine inşa etti: Biden yönetiminin zayıflığı yüzünden dünyanın bir "3. Dünya Savaşı"nın eşiğine geldiği iddiası. Trump'a göre Biden'ın gösterdiği zayıf dünya liderliği hem Rusya ve Çin gibi kendisine rakip güçleri cesaretlendirmiş hem de ABD'nin küresel çıkarlarını sekteye uğratmıştır. İşte bu iddiası, onun yeniden iktidar talebinin de temel gerekçesini oluşturmuştur.
Bu gerekçeler doğrultusunda muhalefette kaldığı süre boyunca Trump, "47. Ajanda" adını verdiği kapsamlı bir ekonomik ve dış politika programı hazırlamıştır. Agenda47, yeniden seçilmesi hâlinde ABD'nin 47. başkanı olarak uygulamayı vadettiği politikaların çerçevesidir ve hem iç hem dış politikada köklü bir yeniden yapılanmayı hedeflemiştir. Program; göçmenlik politikalarının sertleştirilmesinden, Rusya–Ukrayna savaşını 24 saatte bitirme iddiasına, üretimi yeniden Amerika'ya çekmeye, Çin'e karşı ekonomik bağımsızlık kazanma ve enerji sektöründe sınırsız üretim özgürlüğü sağlama konularına kadar geniş ve kapsayıcı bir alanı kapsamaktadır. Trump bu programda MAGA (Make America Great Again) politikasını öne çıkararak Amerika'nın "kullanışlı bir para kasası" gibi görülmesine tepki göstermiş ve önceliğini yeniden Amerika'ya vereceğini belirtmiştir.
NATO ülkelerinin %2'lik askerî bütçe ayırmasının yetersizliğini eleştirmesi ve bu oranın %5'lere çıkarılmaması hâlinde ABD'nin NATO'dan bile ayrılabileceği tehditini dile getirmesi, bu yaklaşımın dış politikadaki en belirgin yansıması olmuştur. Trump'a göre Avrupa artık kendi güvenliğinin finansal yükünü üstlenmeli, ABD ise önce kendi sınırlarına ve ekonomisine odaklanmalıdır. Bu bakış açısı, Rusya–Ukrayna savaşının gidişatıyla doğrudan ilişkilidir; Trump, savaşın bu kadar uzamasının sebebinin Biden yönetiminin hem Ukrayna'ya hem Avrupa'ya sınırsız kaynak aktarmasının ulusal çıkarlarla bağdaşmadığını idda etmiştir.
Trump'ın 47. Ajanda'sının bir diğer unsuru ise İsrail'e verdiği güçlü ve koşulsuz destektir. Ona göre Orta Doğu'daki istikrarsızlık ancak ABD'nin kararlı duruşuyla kontrol edilebilir. Biden yönetiminin Gazze krizinde gösterdiği "ikircikli tutum", Trump tarafından Amerika'nın itibar kaybı olarak yorumlanmıştır. Bundan dolayı israilin yaptığı soykırıma sessiz kalmış, bu soykırımı terör örgütü olarak gördüğü Hamasla desteklediği İsrail arasında gerçekleşen bir askeri mücadele olarak yorumlamıştır.
Japonya ve Tayvan gibi önemli müttefikleriyle sorunu olan ve kendisi için artık küresel bir tehdit haline gelen Çin'in ekonomik olarak yükselişinden rahatsız olan Trump 2025 yılında Çin'den ithal edilen mallara yönelik gümrük vergilerini ciddi biçimde arttırmıştı. Nisan 2025'te başlayan yeni tarife rejimiyle ilk etapta Çin mallarına %34 ek gümrük vergisi getirilmiş, hemen ardından bu oran daha da yükseltilmiş ve bazı ürünlerde vergiler %100'e kadar çıkmıştır.
Bu adım, ABD'nin Çin'den gelen ucuz ithalat ürünlerine karşı küresel pazarda Amerikan üretimini koruma ve Çin'in ekonomik büyümesini hedeflemiştir. Ancak Amerika'nın ve dünyanın üretim zincirinin Çin'e yüksek ölçüde bağımlı olması nedeniyle Trump bu politikayı çok geniş ölçekte istikrarlı biçimde sürdürememiş; özellikle kritik sanayi ve medikal ürünler için vergileri eski seviyelerine çekmek zorunda kalmıştır. Bu da Trump yönetiminin Çin ile ilişkilerini bir kopuş değil, kontrollü bir biçimde sürdürdüğünü göstermiştir.
Tüm bu politika başlıkları birbirinden kopuk değildir; aksine Trump'ın dış politika vizyonunda tek bir bütünün parçalarıdır. Ona göre ABD, dış politikadaki dağınıklığını giderip gücünü yeniden toplarsa hem Rusya–Ukrayna savaşı sona erebilir, hem Orta Doğu'da denge kurulabilir hem de Çin'in küresel meydan okuması durdurulabilir. Kısacası Trump, Amerika'nın yeniden sert, maliyet hesaplayan ve kendi çıkarlarını önceleyen bir liderlik anlayışına dönmesi gerektiğini savunur. Bu nedenle Venezuela'dan Çin'e, Türkiye'den NATO'ya kadar tüm başlıkları birbirine bağlayan temel ilke, ABD'nin küresel sistemde yeniden "kontrolü ele alma" iddiasıdır.