Donald Trump'ın Amerikan siyasetine damga vurmasının nedenlerinden biri göç politikalarıydı. Trump için göçmenlik meselesi bir güvenlik sorunu değil, bir kimlik savaşıydı. Başkanlığı süresince yasa dışı ve yasaya uygun olan her türlü göç için uğraş gösterdi. Ona göre mesele sınır değil, "kim içerde olmayı hak ediyor?" sorusuydu. Kafasında bir 'biz ve onlar' savaşı vardı.
Duvar örmekle başladı ama mesele sadece bir fiziksel engel değildi. Duvar örüp inşa ederken aynı zamanda ideolojik sınırlar da örüyordu. Kimin içeri gireceğine, kimin dışarıda kalacağına karar verme gücünü elinde tutmak istiyordu. Bu yüzden en çok konuşulan politikalarından biri Meksika sınırına duvar örülmesi gerektiği fikriydi. Amacı kaçak geçişleri engellemekti ama aslında verdiği mesaj daha büyüktü: "Amerika artık herkesi kabul etmeyecek." "Duvarı Meksika ödeyecek" gibi iddialı sözleri oldu. Fiziksel olarak duvarın büyük kısmı tamamlanmadı ama siyasi olarak sembol etkisi fazlasıyla büyük ve etkili oldu.
Trump yönetimi, "sıfır tolerans" politikasıyla sınırı yasa dışı olarak geçen herkese dava açtı. Bu da çocukların ailelerinden ayrılmasına neden oldu. Gözaltı merkezlerinde yüzlerce çocuk uzun süre ailelerinden uzakta kaldı. Bu uygulama ciddi bir insan hakları krizine dönüştü ve ABD içinde ve dışında büyük tepkilere yol açtı.
Başkanlığının ilk aylarında Trump, çoğunluğu Müslüman olan yedi ülkeden (İran, Suriye, Sudan, Libya, Somali, Yemen ve Irak) gelenlerin ABD'ye girişini yasaklayan bir kararname imzaladı. Bu karar "güvenlik gerekçesi" ile sunulsa da birçok kişi tarafından ayrımcı ve İslamofobik bir hamle olarak görüldü. Mahkemeler bu yasağı defalarca durdurup geçersiz saysa da Trump her seferinde revize edip tekrar yürürlüğe soktu. Bu durum sadece güvenlik değil, açık bir ötekileştirme, dini ayrımcılık örneğiydi.
Trump yalnızca yasa dışı göçü değil, yasal göçü de azaltmak istedi. Mülteci kotası oldukça düşürüldü; hatta bazı yıllarda ABD'nin kabul ettiği mülteci sayısı tarihsel olarak olduğu en düşük seviyelere indi. Green Card programı da eleştirildi. "Nitelikli göçmen" vurgusu yapılarak, düşük gelirli ya da eğitim seviyesi düşük bireylerin ABD'ye gelmesini engellemeye çalıştı. Bu şekilde ABD'nin daha gelişmiş bir toplum yapısına sahip olabileceğini öne sürdü.
Trump yönetimi ICE aracılığıyla ABD içinde fazla yoğun operasyonlar başlattı. Adeta korku makinesi gibi çalıştı. Belgesiz göçmenler evlerinden, işyerlerinden alındı; bazıları çocuklarının gözleri önünde sınır dışı edildi. Bu operasyonlar topluma "korku atmosferi" yaydı. Özellikle Latin kökenli topluluklar üzerinde büyük bir psikolojik etki yarattı.
Trump, göçmenlerle ilgili söylemlerinde sıklıkla "çete üyeleri", "tecavüzcüler", "uyuşturucu kaçakçıları" gibi ifadeler kullandı. Bu genellemeler toplumda kutuplaşmayı arttırdı. Halkın bazı kesimleri ırkçı söylemlere daha açık hâle geldi. Medyada göçmenler genellikle suçla ilişkilendirildi. Trump ise bunu sürekli tekrar ederek bu algıyı sistematik olarak pekiştirdi.
Trump göçü bir tehdit olarak konumlandırdı ve bu tehdide karşı kendi siyasi gücünü inşa etti. Uygulamaları; duvarlar, yasaklar ve baskılarla sınırlı değildi. Toplumun "biz kimiz, kim değiliz?", "Amerikalı kimdir, kim değildir?" sorularına verdiği cevapları değiştirmeye çalışmak nihai hedefiydi. Bazı politikaları yasal zorluklarla karşılaşmış olsa da bazıları etkisini hâlâ sürdürüyor. Bu yüzden Trump'ın göç politikalarını bilmek demek sadece geçmişi anlamak değil, "yarın ne olur?" sorusuna da fikir vermek demektir.