Üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen 12 Eylül, Türkiye'nin bugününü de biçimlendirmeye devam eden tarihsel bir eşiktir. Kurulan hukuki düzenlemeler ve eğitim sistemine yapılan müdahaleler ve anayasal miras; 1980 askeri müdahalesini sadece geçmişte kalmış bir olay değil, etkileri günümüzde de tartışılan önemli bir tarihsel dönüm noktası haline getirmektedir. Peki, ülkemizi bu sürece sürükleyen tarihsel dinamikler nerede başlamaktadır?

1960'lı yıllarda Türkiye İşçi Partisi (TİP) çatısı altında kitleselleşen sol siyaset, 1968 yılına gelindiğinde küresel öğrenci hareketlerinin de etkisiyle yeni bir boyut kazandı. 6. Filo'nun İstanbul'a gelişi etrafında şekillenen anti-emperyalist protestolar ve ardından yaşanan "Kanlı Pazar" gibi olaylar, toplumsal kutuplaşmanın giderek belirginleştiğini gösteren önemli gelişmelerdi. Bu süreçte gençlik hareketleri kendi içinde ayrışarak farklı siyasal eğilimlere ve örgütlenmelere bölündü.

Doğan Avcıoğlu'nun Milli Demokratik Devrim (MDD) fikriyatından etkilenen ve ordu içinde köklü bir düzen değişikliğini savunan subay grubunun girişimleri, 1971'deki 12 Mart Muhtırası ile sonuçlandı. Muhtıra sonrasında ordu içindeki bu yapılanmalar tasfiye edilirken; derneklerin kapatıldığı, gözaltıların ve tutuklamaların yaşandığı bu dönem, 12 Eylül'e giden yolun ilk basamağını oluşturdu. Aynı yıllarda toplumsal muhalefete karşı bir denge unsuru olarak kurulan komando kampları ve sağ yapılanmalar, sokaktaki gerilimi ve güvenlik kaygılarını daha da tırmandırdı.

12 Mart sonrasında lider kadrolarını kaybeden ve ağır darbeler alan sol hareketler, 1970'lerin ortalarından itibaren yayıncılık ve dergicilik faaliyetleri üzerinden yeniden kitleselleşti. Bu hareketlilik sadece gençlikle sınırlı kalmayıp işçi, köylü ve memur kesimlerine de yayıldı. Ancak toplumsal muhalefetin yükselişi, şiddet sarmalını da beraberinde getirdi. 1977 1 Mayıs'ında Taksim'de yaşanan trajik olaylar, 1978 Maraş ve 1980 Çorum olayları gibi mezhepsel ve siyasal gerilimler toplumsal huzursuzluğu zirveye taşıdı. Savcı Doğan Öz ve Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul gibi devlet görevlilerinin hedef alınması, kamu düzenindeki çözülmeyi derinleştirdi. Şiddet olaylarının yanı sıra, Fatsa'da "Terzi Fikri" lakaplı Fikri Sönmez'in katılımcı belediyecilik modeli gibi yerel deneyimler de dönemin egemen aktörleri tarafından yakından takip edilen toplumsal dinamikler arasındaydı.

Genel kabul gören anlayış darbenin "anarşi ve kaos ortamını sonlandırdığı" yönünde olsa da, 12 Eylül sonrasında uygulanan politikalar toplumsal baskıyı ve hak ihlallerini farklı bir boyuta taşıdı. Eylemler yasaklandı, binlerce kişi gözaltına alındı ve Diyarbakır Cezaevi başta olmak üzere birçok merkezde ağır hak ihlalleri yaşandı. Hayrettin Eren gibi isimlerin gözaltında kaybolması, bu dönemin unutulmayan vicdani yaralarından biri oldu.

Darbenin sadece güvenlik gerekçesiyle yapılmadığı, dönemin ekonomi-politik aktörlerinin söylemlerinde de açıkça görülmektedir. İş insanı Vehbi Koç'un Kenan Evren'e yazdığı mektupta işçi-işveren ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini ve sendikal faaliyetlerin sınırlandırılmasını talep etmesi; Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Başkanı Halit Narin'in "Şimdiye kadar biz ağladık, onlar güldü; şimdi gülme sırası bizde" ifadesi, müdahalenin sosyoekonomik boyutunu özetlemektedir. Uluslararası alanda ise dönemin CIA Türkiye Masası yetkililerinin "Ankara'daki çocuklar başardı" değerlendirmesi, müdahalenin küresel dengelerdeki yerini işaret etmekteydi.

Sonuç olarak, 12 Eylül Darbesi'nin ardından oluşturulan kurumsal ve hukuki düzenlemeler, Türkiye'nin siyasal ve toplumsal yapısı üzerinde uzun vadeli etkiler bırakmıştır. Akademi ve üniversiteleri merkezi bir yapı altında düzenleyen YÖK gibi kurumlar, 12 Eylül döneminde oluşturulan kurumsal düzenlemelerin günümüze ulaşan örnekleri arasında yer almaktadır. Şili ve Endonezya gibi ülkelerde askeri rejimler döneminde uygulanan neoliberal ekonomik politikalarla benzer biçimde, Türkiye'de de 24 Ocak Kararları'nın uygulanması 12 Eylül sonrasındaki ekonomik dönüşümün temel unsurlarından biri olmuştur. Dolayısıyla 12 Eylül, sadece geçmişte kalmış bir askeri müdahale olarak değil; siyasal, hukuki ve ekonomik alanlarda uzun vadeli etkiler bırakan tarihsel bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir.