22 yaşında bir genç olarak çocukluğunuzu düşünün, size Çin ve ABD'de yaşama şansı verilseydi hangisini seçerdiniz? Televizyon ve internet aracılığıyla kültürüne aşina olduğunuz, size Amerikan Rüyası'nı sunan tarafı mı yoksa kültürleri hakkında pek bir şey bilmediğiniz Çin'i mi? Cevabınızın ABD olma ihtimali oldukça yüksek. Peki aynı tercih bugün önünüze sunulsa cevabınız değişir miydi?
Kararınızın zaman içinde değişmesi bir tesadüf değil, Joseph Nye'ın ortaya attığı 'yumuşak güç' kavramının nasıl işlediğini gösteren bir örnek. Bir ülkenin gücü yalnızca ordusu, ekonomisi veya teknolojisiyle ölçülemez; o ülkenin dünyaya nasıl göründüğü ve ne ölçüde cazibe yarattığı da gücünün önemli bir parçasıdır. Bu yazımızda yumuşak güç kavramının ülkelerin tanınırlıkları üzerindeki etkisini Çin ve ABD üzerinden inceleyeceğiz.
Sert güç kavramı bildiğimiz gibi bir aktörün ekonomik ve askeri olanaklarını kullanarak başka bir aktör veya aktörlerin davranışları üzerinde değişiklik yapabilme veya nüfuz sağlayabilme becerisidir. Bunun için de kandırmalara (havuç) veya tehditlere (sopa) ihtiyacı vardır (Nye, 2005:14). Aktörlerin güç uygulamadaki amaçları istediklerini elde etmektir. Ancak bazı durumlarda başarılı olabilmek için tehdit veya kandırma yollarına başvurmadan da bunu yapabilme yeteneğine sahiptirler. İşte bir aktörün karşı tarafı zorlamadan kendi isteğini yapmaya ikna edebilme kapasitesi yumuşak güç olarak tanımlanır.
Sert güç baskı, yaptırımlar ve zorlamayla uygulanırken yumuşak güç; değerler, kültür ve cazibeyle uygulanır. Peki, küresel sistemin iki ana aktörü haline gelen ABD ve Çin'in askeri, teknolojik ve ekonomik kapasiteleri birbirine gitgide yaklaşırken bu iki ülke hakkındaki düşüncelerimiz neden farklılaşıyor? Sorumuzun cevabı geçmişten beri oluşturulan ülke imajlarında yatıyor.
Özellikle Joseph Nye'ın 1990'larda yumuşak güç kavramını ortaya atmasından itibaren ABD sadece askeri ve ekonomik gücüne değil, küresel imajına da yatırım yaptı. Hollywood sineması, müzik sektörü, küresel markaları, eğitim sistemi ve bireysel özgürlüklerle özdeşleşen toplumsal yapısı ABD'nin dünya çapında tanınan kültürünü inşa etti. Hepimizin küçük yaşlardan itibaren maruz kaldığı bu kültür, ülke hakkındaki düşüncelerimizi de şekillendirdi. Politikayla hiç ilgilenmesek bile filmler, diziler, müzikler, markalar ve sosyal medya aracılığıyla ABD zihnimizde hep var oldu.
Çin'in bu konudaki hamleleri ise daha geç atıldı. Zengin bir kültürü olmasına karşılık dünya sisteminde daha çok ekonomik yükselişi, dış politikaları ve sıkı devlet denetimiyle yer tuttu. Ancak Çin hakkında olumsuz düşüncemizin tek nedeni yumuşak güç politikalarındaki eksiklikler değildi. Geun Lee'ye göre yumuşak güç stratejilerinden biri de başkalarının imajını zedeleme yoluyla alıcı ülkelerden destek sağlamaktır. ABD'nin dış politika tarihinde bunu sık sık görmek mümkündür. Sovyetler Birliği'nin "düşman imparatorluk" ilan etmesinden İran, Irak ve Kuzey Kore'yi "şeytan üçgeni" olarak konumlandırmasına kadar ABD'nin rakiplerini belirli söylemler üzerinden tanımladığı görülmektedir.
Çin üzerinden de bu yola başvuran ABD'nin yakın tarihte Çin'e en çok zarar veren adımı, Covid-19'u "Çin virüsü" olarak adlandırıp dünya için bu kadar hassas olan bir konuda tüm odağı bir ülkeye yönlendirmesi olmuştur.
Ancak ülkelerin imajları zaman içinde değişebilir. PEW Araştırma Merkezi'nin gerçekleştirdiği araştırmalarda Çin ve ABD'ye yönelik olumlu ve olumsuz görüşlerin son yıllarda önemli ölçüde değiştiğini gösteriyor. 2020-2023 döneminde Çin'e yönelik olumsuz bakış birçok ülkede yüksek seviyelerde seyrederken 2023-2026 yılları arasında iki ülke arasındaki fark önemli ölçüde değişti.
Burada konumuza bağlanan nokta, bu değişimin yalnızca ekonomik veya askeri kapasite farklarıyla açıklanamayışı. İki ülke de ekonomik, askeri ve teknolojik açıdan birbirlerine giderek yaklaşırken kamuoyunun ülkelerin imajlarına yönelik algısı aynı doğrultuda ilerlememektedir.
Bu noktada neoliberal teoristlerden Kenneth Waltz'ın yaklaşımı yeniden düşünülebilir. Waltz, uluslararası sistemin yapısını büyük ölçüde maddi ve askeri kapasiteyle açıklar. İkisine de sahip olan ülkelere küresel dünyada olumlu imaj garantisi sunar. Ancak günümüzde bu yaklaşımın yetersiz kaldığını, sistemin yalnızca sopa ve havuçlarla işlemediğini görüyoruz. Devletler yalnızca sert güce sahip olmak değil, güçlü görünmek ve cazibe yaratmak zorunda. Küresel sistemde var olabilmek için ülkelerin değerleri, kültürleri ve kurumlarını koruması gerekmektedir. Çünkü bir ülkenin dünyadaki etkisini belirleyen şey sahip olduğu güç miktarından çok o gücün insanlar tarafından nasıl algılandığıdır.