Batı Roma'nın yıkılmasıyla merkezi otoritenin zayıfladığı Orta Çağ Avrupa'sında feodalizm, hem sosyal ekonomik hem de siyasal bir yapı olarak ortaya çıktı. Gücün yerel beylikler arasında parçalandığı bu düzen, ticaretin canlanması, burjuvazinin yükselmesi ve para ekonomisine geçişle birlikte etkisini yitirmeye başladı. Feodal otoritenin çözülmesi yeni ve daha merkezi bir siyasi güce ihtiyaç doğurdu. Böylece 14. yüzyıldan itibaren merkezi monarşiler güç kazanarak modern egemen devletin temellerini attı. 15. yüzyıl başlarında Fransa, İngiltere ve İspanya krallıkları otoriteyi merkezileştirerek bu sürece öncülük etti; krallar en yüksek siyasi ve hukuki otorite olarak konumlandı ve kararları uygulayacak maaşlı bir bürokrasi ile daimî ordular oluşturdu. Bu dönemin ruhunu yansıtan şekilde Fransa Kralı XIV. Louis'nin 'Devlet benim.' sözü, monarşik iktidarın mutlaklığını simgeledi.

16. yüzyılda Avrupa'da Martin Luther ile başlayan Reform hareketleri, Katolik Kilisesi'nin evrensel dini ve siyasi otoritesini zayıflattı. Krallıklar kendi bölgelerinde yerel kiliselerini kurdu. Bu durum, kralların dini alanda da en yüksek otorite olmasını sağladı. Bunun yanı sıra kiliseden elde edilen gelir kaynakları merkezileşme sürecinde kullanıldı. Reformasyon kilisenin baskıcı gücünü kırsa da Kutsal Roma İmparatorluğu başta olmak üzere mezhep farklılaşması ve buna bağlı mezhep çatışmaları ortaya çıktı. Bu duruma geçici bir çözüm olarak 1555 tarihli Augsburg Antlaşması imzalandı. Antlaşmadaki "Kimin bölgesiyse dini de onundur." ilkesi ile prenslere kendi topraklarındaki dini inancı belirleme hakkı verildi. Ancak prenslikler arasındaki mezhep gerilimleri dinmedi ve Bohemya İsyanı (1618) savaşa giden sürecin son halkası oldu. Savaş, başlangıçta yerel bir dini isyan olsa da kısa sürede Habsburgların Avrupa'daki hegemonyası ile Fransa, İsveç ve Danimarka gibi rakip güçlerin çıkarlarının çatıştığı uluslararası bir savaşa dönüştü ve Otuz Yıl Savaşları (1618–1648) olarak anıldı.

Otuz Yıl Savaşları, herhangi bir tarafın kesin askeri zaferiyle değil, tüm prensliklerin askeri ve ekonomik olarak tükenmesi sonucu barış masasına oturmasıyla sona erdi. Savaşı bitiren Vestfalya Antlaşması (1648), Avrupa'nın siyasi, dini ve bölgesel yapısını kökten değiştirdi. Dini açıdan 1555 Augsburg Antlaşması'ndaki hükümler korundu. Kutsal Roma İmparatorluğu'nun siyasi birliği parçalandı. Uluslararası ilişkilerde dini otoritenin etkisi azaldı ve siyasetin temel unsurunu güç dengesi ile çıkar ilişkileri oluşturmaya başladı. Antlaşma, her bir hükümdarın kendi toprakları üzerinde dini ve siyasi açıdan mutlak ve bağımsız olduğunu uluslararası düzeyde resmileştirdi. Bu durum, modern uluslararası ilişkiler sisteminin temelini oluşturdu.

Sonuç olarak Vestfalya Antlaşması, 'Her devlet kendi toprakları üzerindeki mutlak yetkiye sahiptir ve iç işlerine dışarıdan müdahale edilemez.' ilkesi paralelinde egemen devlet kavramını hayata geçirmiş ve bugünkü devlet sisteminin şekillenmesinde büyük rol oynamıştır.

Vestfalya Antlaşması ile ortaya çıkan egemen monarşilerin halkın ortak bir kimlik etrafında birleştiği ulus devlet anlayışına dönüşmesi, Fransız İhtilali (1789) ve 19. yüzyılda yükselen milliyetçilik düşüncesiyle hız kazandı. Egemen devlet fikri, ancak ortak kimliğe dayalı siyasal toplulukların ortaya çıkmasıyla ulus-devlete dönüştü. Almanya ve İtalya gibi ortak dil, kültür ve tarih paylaşan topluluklar kendi egemen devletlerini kurma arayışına girdi. 20. yüzyıla gelindiğinde ise I. ve II. Dünya Savaşı sonrasında devletler arası ilişkileri düzenlemek amacıyla uluslararası örgütler kuruldu. Bunlardan biri olan Birleşmiş Milletler, Vestfalya Antlaşması'ndaki egemenlik ve devlet eşitliği ilkeleri üzerine inşa edildi. Bu sebeple Vestfalya, uluslararası hukukun sekülerleşmesi ve devletlerin birbirini eşit kabul etmesi açısından kalıcı bir miras bıraktı.