Türkiye'de son dönemde yaşanan her siyasi olayın ardından demokrasi tartışmaları yeniden gündeme geliyor. Özellikle de iktidar ve ana muhalefet arasındaki çatışmaların sonucu olarak bu tartışmaları gündeme getiren de ana muhalefet ve kitlelerdi. Demokrasi tartışmasını derinleştirmek için biraz geçmiş dönemlerin demokrasi anlayışıyla, olması gereken demokrasinin ne olduğuna bakalım.
Demokrasi, kelime anlamı itibariyle "yurttaşların yönetime doğrudan ya da seçtikleri temsilciler aracılığıyla katıldığı yönetim biçimi" demektir. Biçimi bakımından her bir yurttaşın eşit sayıldığı bir çerçevede ilerler. Toplumun gelişimini belirli zamanlara ayırırsak; avcı-toplayıcı dönemde eşitlik, herkesin komün hâlinde yaşayarak ellerinde var olan malları bulundukları komünün malı sayarak eşit paylaşımcı şekilde yaşamlarını sürdürmesiyle gerçekleşirdi. Ürettikleri araçlar herkesinse, üretilenler de herkesindi. Üretici güçlerin gelişimiyle üretim ilişkileri de gelişerek artık ürünü oluşturmuş, bu da miras yoluyla mülkiyeti ortaya çıkarmıştı. Sonrasında köleci toplumla birlikte şaşırtıcı şekilde demokrasi kavramı da yeşermeye başlamıştı. Örneğin Antik Yunan. Antik Yunan'da kölecilik ile sürdürülen üretim ve köle sayısının özgür vatandaşlardan daha fazla olması gerçeği her ne kadar yüzümüze çarpsa da Antik Yunan'ı demokrasi kavramının yeşerdiği bir toplum olarak biliriz. Toplumu oluşturan en büyük kesimin söz hakkına sahip olmadığı bir düzende demokrasi kimin için diye sorarsak; burada yalnızca özgür yurttaşların demokrasiye katılımının varlığını gördüğümüze göre, artık ürün kimdeyse demokrasi ondadır diyebiliyoruz.
Feodal düzende ise halk ve aristokratlar arasındaki ilişki sadakat ve itaat üzerinden kurulan kişisel bağımlılıklara dayanıyordu. Bu ilişkilenmelerin üzerinden yeşeren yaşam da aristokratlara tabi olarak var olmaya çalışıyordu. Ve yine halkın yaşamı azınlık bir grubun elindeyken yaşam hakkını dahi kendi elinde bulunduramayan bir halkın içinde bulunduğu sistem ne kadar demokratik olabilirdi?
Tarihi daha yakın döneme çekersek üretim ilişkilerinin gelişimi farklı bir boyut kazanıyor. Genişleyen ticaret, koloniler üzerinden sermaye birikimi ve dünya pazarının oluşumu, yeni üretim ilişkilerinin maddi temelini yarattı. Böylece feodal düzen ve krallıkların yıkılışı yavaş yavaş gerçekleşiyor, yeni bir sistemi doğuruyordu: Kapitalizm.
Bu sistemde ise artık özgürlükler çağı gelmiş, yine zengin azınlıkların başta olduğu, ancak kitlelerin uyumunu belirli reformlarla sağlayarak demokrasi kavramına yeni bir soluk getirmişti. Sistem elbette daha zengin olmanın yollarını kendini her gün geliştirerek sağlayacaktı. Teknoloji geliştikçe daha çok üretecek, halkın kazandığını arttırsa da kendisi onlarca kat kazanabilmeye başlayacaktı. Bunu yaparken de haliyle aradaki makas genişlemişti. Kitlelerin, demokratik kazanımlara yönelik sürekli talebi, seçim, parlamenter sistem ve işçi haklarının genişletilmesi gibi unsurların ilerici nitelikteki kazanımlar olarak pekişmesini sağlamıştı.
Bugün ise tartışmasını sürdürdüğümüz demokrasi tam anlamıyla bu. Elbette özgürlüğünü edindiğimiz ve hâlâ özgürlüğüne kavuşmamız gereken çok şey var. Her ne kadar sistem içerisinde değiştirebileceğimiz şeyler çokça olsa da bir halkı var edenin geçim koşulları, bunu var edenin de üretim ilişkileri olduğunu biliyorsak haklarımızın en geniş ölçüde ellerimizde olabilmesi için bu ilişkilerin dönüşmesi gerektiğini söylemeliyiz.